Hastayım, üst solunum yollarımda türlü acayiplikler nüksederken hastalıkla ilgili üstü örtülü kalmış düşüncelerim baş gösterdi.
Daha yarım insanken, savunmasızlık ve iyi niyet üst seviyelerdeyken Barış Abi’den şunları dinleyip iman ettik;
Zürefanın düşkünü
Beyaz giyer kış günü
Sonunda şifayı kapıp da şaşırınca
Bana gel beni dinle iyi yaz, defteri kalemi al iyi yaz.
Bakınız ben zürafaları pek sevsem de zürefanın düşkünü bir insan değilimdir. Hiç öyle fiziksel aşırılıklarım olmaz. Gribin, ses tellerine seksilik kattığını bilirim; gene de şiddetle hazzetmem kendisinden. Gözlük takmaya çocukluktan özenip gözlerini bozmaya çalışan bir kesim vardır bilirsiniz. He o kesime tümden kılım. Kişisel algılanmasın, eminim her birini ayrı ayrı severdim ama bu çok sikim bir hayat beklentisi üzerine olduklarını değiştirmiyor.
Doktorlara hiç güvenmiyorum. Dizinin bununla bir alakası olabilir. (Farklı ve zaruri sebeplerden sık sık ilaç kullanmak ve birden fazla ameliyat geçirmekten ötürü türlü bokunuzun da farkındayım doktorlar.) Benimki gibi ottan boktan hastalıklar söz konusu olduğunda, işin bir pazarı bir trendi oluyor, reçeteler ona göre düzenleniyor. Durum bence budur.
Hastalıkla ilgili genel olarak tavrım: Adam -50 derece suya (dramatik olmak adına bilimi çarpıttım biraz) giriyor Rusya’da (ölmüyor) ben 2 gün meyve yemedim diye yataktan çıkamıyorum, adalet bu mu? Adalet nedir?
Fizyolojik çöküşümüzden, ölüyor oluşumuzdan ötürü kabullenme ya da kabullenmemeden çok şaşkınlıkla geçiyor hayat. Başta yemek-yol-sigorta anlaşması yapmışız gibi hesap soruyorum hastalanınca, komik oluyorum.